Kar tanesi kırgınlığındadır
Sensizliğimin parmakları;
Bana dokundukları an
Hiç acımadan acıtan..
Kırılmak pahasına...
Öfkeli bir rüzgâr eşliğinde
Savruluyorum aşkın yüreğinde
Beklerim gelmeni yıkılmadan
Bilirsin...
Düşmeyen yapraklar da vardır dalından
Hiç doğmayan bir güneş
Hiç aydınlanmayan bir gece de olsan
Yıldızlar olur aşkıma eş..
Ve yine beklerim...
Geri dönmeyecek hasretim de olsan..
''Hayat kısa, kuşlar uçuyor...''
22 Aralık 2010 Çarşamba
16 Ekim 2010 Cumartesi
Nokta
Dumanaltı bir odada nefes almaya çalıştığımı farkettim uykudan uyanınca. Sisli bir havada kaza yapmamak için çabalar gibi, bir sağıma bir soluma baktım, fakat kimse yoktu. Sen gitmiştin, ardında içtiğin son sigaranın dumanı ve henüz sıcaklığını kaybetmemiş izmaritini bırakıp. Kendimi o saçma filmlerde gördüğümüz beceriksiz detektifler gibi izlerinin peşindeymişim gibi hissettim izmaritinin sıcak olup olmadığına bakarken, ne saçma değil mi?
Senden kalan son hatıralar bir kül tablası, bin mektuptan daha çok satır içeren sen kokan kara duman ve yalnızlığım olmuştu...
Mevsim sonbahardı dün sanki, hani rüzgarların esip yüzümüze huzur üflediği şu garip mevsim. O rüzgarda uçurtma niyetine hayallerimizi uçururduk, bir oyana savrulurlardı, bir bu yana, ama yapabildikleri şey sadece savrulmaktı. Konamıyorlardı yüzümüze, yüzümüze konabilen onca utanç gibi.
Kimisi sonbaharı renkli yapraklarıyla anlatır, her yaprağa farklı anlamlar yükleyerek. Bir gün sana sonbaharı sorduğumda, kara bulutların randevusu demiştin. Sahi öyleydi bizim gözümüzden her şey, karanlık...Ama bir güzel kelime sarfetmiştin her şeye rağmen, randevu demiştin. Demek ki tüm ayrılıklara rağmen, karanlık olsa da bazıları birleşebiliyormuş bu hayatta, biz o bazılarından çok uzaklarda nefes alma çabası içinde boğulurken. Nefes almak diyorum bizimkisine, çünkü yaşamak bambaşka bir şey, biz sadece ısısını henüz kaybetmemiş olan et parçalarıyız, öyle değil mi?
Bugün sonbahar sayfasını kapatmış bir şekilde dünya beni kış manzarası ile karşıladı balkonda, bembeyaz bir sokak...
Güneşin ışığı daha bir parlaktı, açamıyordum gözlerimi. Aydınlığa alıştığında ise gözlerim, senin ayak izlerinin karın beyazını nasıl kirlettiğini görüyordum. Bir yerden sonra kayboluyordu izlerin ve artık o izler gibi senin de yok olduğunu kabullenmenin vakti gelmişti belki de. O izler oluşmadan evvel, hani sen henüz beni terketmemişken, şarkı dinlerdik saatlerce, senin o vazgeçemediğin eski plakları... Notalar ümitlerimizi birer yük gibi taşırdı omuzlarında. Biliyor musun, onca çalan melodiye karşın sen benim dinlediğim tek şarkımdın, ama bugün görüyorum ki o şarkıyı benden önce bir başkası çalmış, çalıp götürmüş ufuklarını tanımadığım yabancı bir dünya’ya...
Terkedilmiş bir kadın olsam da, ayna’ya bakıp bir çocuğun yalancı mutluluğunu taklit ediyorum bugün. Gülümsüyorum, çünkü aklımdan sen geçiyorsun. Çok uzaklarımdasın belki, belki de hemen yan sokakta sen de beni düşünüyorsun, kim bilir? Ama filmimiz bitmeden şerit koptu, şimdi bir cızırtı eşliğinde karanlığı seyretmenin vakti geldi. Sokağı aydınlatan kar’ın beyazına inat, karanlığı seyretmenin vakti gelmişti, çünkü sen, ancak karanlıklarda bulabildiğim bir lekemsin artık. Herkese göre leke kir demektir, kötü şeyleri çağrıştırır değil mi? Ama sen benim utandığım bir lekem değilsin, hayatımda açtığım yepyeni beyaz bir sayfanın, ilk ve son lekesi, noktamsın. O sayfa’da anılar ve hayaller yer bulabilirdi, en mutlu olduğumuz anlarda hissettiklerimizden bahsedebilirdim, nasıl güldüğümüzü, nasıl sarıldığımızı ve senin beni nasıl öptüğünü anlatabilirdim bir kaç satırla. Ama sığdıramazdım bir kaç satıra, anlatamazdım tüm ayrıntılarını. O yüzden hiç denemedim bile anlatmayı, sadece beni nasıl bitirdiğini anlatmak istedim, tek bir haneyle : nokta.
Senden kalan son hatıralar bir kül tablası, bin mektuptan daha çok satır içeren sen kokan kara duman ve yalnızlığım olmuştu...
Mevsim sonbahardı dün sanki, hani rüzgarların esip yüzümüze huzur üflediği şu garip mevsim. O rüzgarda uçurtma niyetine hayallerimizi uçururduk, bir oyana savrulurlardı, bir bu yana, ama yapabildikleri şey sadece savrulmaktı. Konamıyorlardı yüzümüze, yüzümüze konabilen onca utanç gibi.
Kimisi sonbaharı renkli yapraklarıyla anlatır, her yaprağa farklı anlamlar yükleyerek. Bir gün sana sonbaharı sorduğumda, kara bulutların randevusu demiştin. Sahi öyleydi bizim gözümüzden her şey, karanlık...Ama bir güzel kelime sarfetmiştin her şeye rağmen, randevu demiştin. Demek ki tüm ayrılıklara rağmen, karanlık olsa da bazıları birleşebiliyormuş bu hayatta, biz o bazılarından çok uzaklarda nefes alma çabası içinde boğulurken. Nefes almak diyorum bizimkisine, çünkü yaşamak bambaşka bir şey, biz sadece ısısını henüz kaybetmemiş olan et parçalarıyız, öyle değil mi?
Bugün sonbahar sayfasını kapatmış bir şekilde dünya beni kış manzarası ile karşıladı balkonda, bembeyaz bir sokak...
Güneşin ışığı daha bir parlaktı, açamıyordum gözlerimi. Aydınlığa alıştığında ise gözlerim, senin ayak izlerinin karın beyazını nasıl kirlettiğini görüyordum. Bir yerden sonra kayboluyordu izlerin ve artık o izler gibi senin de yok olduğunu kabullenmenin vakti gelmişti belki de. O izler oluşmadan evvel, hani sen henüz beni terketmemişken, şarkı dinlerdik saatlerce, senin o vazgeçemediğin eski plakları... Notalar ümitlerimizi birer yük gibi taşırdı omuzlarında. Biliyor musun, onca çalan melodiye karşın sen benim dinlediğim tek şarkımdın, ama bugün görüyorum ki o şarkıyı benden önce bir başkası çalmış, çalıp götürmüş ufuklarını tanımadığım yabancı bir dünya’ya...
Terkedilmiş bir kadın olsam da, ayna’ya bakıp bir çocuğun yalancı mutluluğunu taklit ediyorum bugün. Gülümsüyorum, çünkü aklımdan sen geçiyorsun. Çok uzaklarımdasın belki, belki de hemen yan sokakta sen de beni düşünüyorsun, kim bilir? Ama filmimiz bitmeden şerit koptu, şimdi bir cızırtı eşliğinde karanlığı seyretmenin vakti geldi. Sokağı aydınlatan kar’ın beyazına inat, karanlığı seyretmenin vakti gelmişti, çünkü sen, ancak karanlıklarda bulabildiğim bir lekemsin artık. Herkese göre leke kir demektir, kötü şeyleri çağrıştırır değil mi? Ama sen benim utandığım bir lekem değilsin, hayatımda açtığım yepyeni beyaz bir sayfanın, ilk ve son lekesi, noktamsın. O sayfa’da anılar ve hayaller yer bulabilirdi, en mutlu olduğumuz anlarda hissettiklerimizden bahsedebilirdim, nasıl güldüğümüzü, nasıl sarıldığımızı ve senin beni nasıl öptüğünü anlatabilirdim bir kaç satırla. Ama sığdıramazdım bir kaç satıra, anlatamazdım tüm ayrıntılarını. O yüzden hiç denemedim bile anlatmayı, sadece beni nasıl bitirdiğini anlatmak istedim, tek bir haneyle : nokta.
Küskün mürekkep
Çilingir sofrasındaki dertleşmelere benzer, mürekkebin dolma kalemiyle buluşması. Biraz efkar eşliğinde muhabbet dilerler birbirlerinden, iki kadeh keder koyarlar önlerine ve mürekkep üstlenir sakiliği, o doldurur kadehleri son damlasına dek...
Efkarlarının sebebi kağıtlara olan küskünlükleridir, onlara dertlerini anlatamamış olmanın verdiği bir eksiklik.
Ne anlamları kalıyor ki, beyaz boş bir sayfaya damlayamadıktan sonra? İnce, kıvrık bir yazıyla içlerindeki hüznü dökemedikçe satırlara usulca?
Etrafımı çeviren dört duvarım meyhaneye dönmüştü sanki, havada yankılanan onca dert, sahiplerini aramaktaydılar, terkedilmişlerdi, onlar bile... Hepsine ben kucak açtım, mürekkebimin siyahında gizledim matem gibi. Şimdi o içini dökmek istiyor o'na sırt çevirmiş beyaz kağıda, yadigar bırakmak istiyor son damlalarını bir vasiyet misali. Ama küskünlükleri mani oluyordu buna, nedense elim varmıyordu yazmaya, yazıp matemimin siyahını akla buluşturmaya...
Şöyle bir döndüm, başımı kaldırdım bir türlü dolduramadığım kağıttan ve pencereden dışarıya baktım. Hiç tanımadığım bir yerde, gurbette yaşıyordum ve kış bastırmıştı, ancak yalnızlığın soğuğu karın soğuğundan ağır basıyordu, bacalardan çıkan dumanın arda bıraktığı geçici izler gibi, herkes kaybolmuştu. Sokaklar bomboştu ve her evden bir ışık yansıyordu karanlık sokaklara, şimdi o avizeler altında ne mutluluklar yaşanıyordur diye düşünüp iç çektim derinden, oysa ben mum ışığına da razıydım, şu yalnızlık olmasaydı...
Aslında yalnız değilim, benim gibi terkedilmiş bir dolma kalemim ve mürekkebim de yanımdalar. Hadi benim hayata olan küskünlüğümün çaresini bulamıyorum, peki ama boş sayfamla mürekkebim arasındaki buzları nasıl eritmeliydim? Onların kavuşması için, yalan bir aşk hikayesi mi yazmalıydım, ölümsüz birliktelikleri konu edip? Ama kavuşan aslında masal kahramanları olmaz mydıı öyle yapsam? Elim dolma kalemime uzandı, mürekkep şişesinin içine soktum ve kağıdın üstüne koydum elimi. Damladı mürekkep, azar azar damladı boş sayfaya, kavuşmak için bana muhtaç olmadığını kanıtlarcasına. Ve o damlada aslında tek bir gerçek gizlenmişti o da şuydu: kavuşmak için bir adım atmak yeterliydi, küskünlükleri ardında bırakıp uzak ufuklarda mutluluğun saklı olduğuna inanmak....
Tekrar kaldırdım başımı kağıttan, bu sefer kağıt ile mürekkebin kavuşmasından mıdır bilemiyorum, daha güzel geliyordu bana kış manzarası, tüten bacalar bana umut veriyordu, yanan ışıklar içimi ısıtıyor ve pencereden gelen kar bu sefer üzmüyordu beni...
Ve tam o esnada yalnızlığımı karın üstündeki ayak izlerine canan, mürekkebimin matemini derunum'a yar eyleyip,
toplayıp tasımı tarağımı, yürümeye başlıyordum ufuklarda saklanan mutluluğa kavuşmak için, beyaz sayfaların mürekkebe küs olmadığı diyarlara doğru...
Efkarlarının sebebi kağıtlara olan küskünlükleridir, onlara dertlerini anlatamamış olmanın verdiği bir eksiklik.
Ne anlamları kalıyor ki, beyaz boş bir sayfaya damlayamadıktan sonra? İnce, kıvrık bir yazıyla içlerindeki hüznü dökemedikçe satırlara usulca?
Etrafımı çeviren dört duvarım meyhaneye dönmüştü sanki, havada yankılanan onca dert, sahiplerini aramaktaydılar, terkedilmişlerdi, onlar bile... Hepsine ben kucak açtım, mürekkebimin siyahında gizledim matem gibi. Şimdi o içini dökmek istiyor o'na sırt çevirmiş beyaz kağıda, yadigar bırakmak istiyor son damlalarını bir vasiyet misali. Ama küskünlükleri mani oluyordu buna, nedense elim varmıyordu yazmaya, yazıp matemimin siyahını akla buluşturmaya...
Şöyle bir döndüm, başımı kaldırdım bir türlü dolduramadığım kağıttan ve pencereden dışarıya baktım. Hiç tanımadığım bir yerde, gurbette yaşıyordum ve kış bastırmıştı, ancak yalnızlığın soğuğu karın soğuğundan ağır basıyordu, bacalardan çıkan dumanın arda bıraktığı geçici izler gibi, herkes kaybolmuştu. Sokaklar bomboştu ve her evden bir ışık yansıyordu karanlık sokaklara, şimdi o avizeler altında ne mutluluklar yaşanıyordur diye düşünüp iç çektim derinden, oysa ben mum ışığına da razıydım, şu yalnızlık olmasaydı...
Aslında yalnız değilim, benim gibi terkedilmiş bir dolma kalemim ve mürekkebim de yanımdalar. Hadi benim hayata olan küskünlüğümün çaresini bulamıyorum, peki ama boş sayfamla mürekkebim arasındaki buzları nasıl eritmeliydim? Onların kavuşması için, yalan bir aşk hikayesi mi yazmalıydım, ölümsüz birliktelikleri konu edip? Ama kavuşan aslında masal kahramanları olmaz mydıı öyle yapsam? Elim dolma kalemime uzandı, mürekkep şişesinin içine soktum ve kağıdın üstüne koydum elimi. Damladı mürekkep, azar azar damladı boş sayfaya, kavuşmak için bana muhtaç olmadığını kanıtlarcasına. Ve o damlada aslında tek bir gerçek gizlenmişti o da şuydu: kavuşmak için bir adım atmak yeterliydi, küskünlükleri ardında bırakıp uzak ufuklarda mutluluğun saklı olduğuna inanmak....
Tekrar kaldırdım başımı kağıttan, bu sefer kağıt ile mürekkebin kavuşmasından mıdır bilemiyorum, daha güzel geliyordu bana kış manzarası, tüten bacalar bana umut veriyordu, yanan ışıklar içimi ısıtıyor ve pencereden gelen kar bu sefer üzmüyordu beni...
Ve tam o esnada yalnızlığımı karın üstündeki ayak izlerine canan, mürekkebimin matemini derunum'a yar eyleyip,
toplayıp tasımı tarağımı, yürümeye başlıyordum ufuklarda saklanan mutluluğa kavuşmak için, beyaz sayfaların mürekkebe küs olmadığı diyarlara doğru...
Boğazımda kaldı..
Yağmurun ıslattığı toprağın kokusu sinmişti rüzgara, ve kıvırcık saçlarına esiyordu şiddetle. İstanbulun denizini izliyordu, bugün dalgalar yüksek ve deniz kızgındı. Hırçın bir şekilde vuruyordu dalgaları karaya ve su sıçrıyordu yorgun bacaklarına, ama hissetmiyordu bu eşsiz duyguyu. Sırtını kız kulesine çevirmiş ve kollarını açmıştı, İstanbul'a sarılacak gibiydi adeta, ama İstanbul sarılmak istemiyordu ona bu gece. Daha da derinden hissetti soğuğu ve üşüdüğünü farketti, yanında ona ceketini verecek bir beyfendi de yoktu, yalanlarıyla onu gülümsetecek bir yalancı yani.
Gözleri çok yorgundu, kızarmışlardı. Kaç saattir uykusuz olduğunun o bile farkında değildi aslında, yemek yemiyordu, bir şey içmiyordu. Sigara içip, güzellikleri içine çekip kederlerini sigara dumanıyla birlikte dışa vurmak istiyordu sadece, ama ne kadar üflese de hafiflemiyordu kalbindeki ağırlık. O ağırlığın ne olduğunu bir o bir de kalbi biliyorlardı, bıkkınlık, sıkıntı ve bunu değiştirememenin verdiği çaresizlik. Hepsi genç kızın kalbini liman benimsemiş, ve yorgun rıhtımlarında soluklanıyorlardı. Soluklananlar geçici ziyaretçiler olurdu oysa, fakat sıkıntısı onun ebedi misafiri olmuştu artık. Hiç bir şey ferahlatamıyordu gönlünü, doğup batan güneş, dolunay ve yıldızlar bile umrunda değildi, oysa ne güzeldir İstanbul'da günbatımını izlemek. Sonbaharın getirdiği bir hüzündür belki, içindeki huzursuzluğun sebebi dökülen yaprakların güçsüzlüğüdür diye düşünüp aldatıyordu kendini, ama o, dökülen onca renkli yapraktan daha güçsüzdü, onlar kadar renkli bile değildi. Kendisini yağmur bulutlarına benzetiyordu sadece, karanlık ve yaşlı. Sonu belirsiz biir hikayenin son cümleleri gibiydi hayatı, sona ulaşmış fakat yarım kalmıştı. Aslında şöyle bir düşündüğünde, yarım kalmaktan başka bir duygu tanımıyordu, çünkü o hep yarımdı, hep yalnızdı ve bütünleşebileceği kimsesi yoktu gözyaşları haricinde. Ama nedense onlar da akmıyordu bu gece, damlarlar bugün yerini yağmura bırakmıştı, ne de olsa onlar da genç kızın yanaklarına damlayıp göz yaşı gibi süzülüyorlardı.
Bu sefer yüzünü döndü Kız kulesine, aklına birden kız kulesinin hikayesi gelmişti, hep saçma bulmuştu zaten o hikayeyi, ama kız kulesinin geceleri saçtığı o güzelliğe diyecek bir şey bulamıyordu. Etrafını aydınlatıyordu Kız kulesi, İstanbulu bir gezegene benzetip kız kulesini de güneş ilan etmişti küçükken, henüz hayal kurmasına engel konulmamıştı o zaman, veya hayaller o kadar da ulaşılmaz değildi gözünde...
Sigara paketinde son bir dal sigarası kalmıştı, kıyıya iyice yaklaşıp sigarasını yaktı, içine dumanını çekti ve gözlerini kapattı. Sadece rüzgarı hissetmek için ve etrafındaki tüm yalanları unutmak için. Belki de bir İstanbul masalını yaşamak için, ama İstanbul onun için bir masal olamayacak kadar kirlenmişti artık. Masallar tertemiz duyguları anlatır, kahramanları vardır, güçlü, güzel ve iyi niyetlilerdir. Oysa şimdi İstanbula baktığında yedi tepesinin yedisinde de bulamamıştı bu unsurları, o zaman istanbul masalı dedikleri şey neydi? Bir hayaldi sadece, hayal dünyasında yaratılmış bir ütopyaydı, evet bir hiçti aslında. Gözlerirni açtı ve masalın sahteliğini gördü kendi gözleriyle...çok yorgundu gözleri, kızarmıştı. Artık bir daha açmak istemiyordu onları anlamsız sabahlara. İşte bu yüzden ömrü sigarası kadar sürmeliydi, son bir kez daha dumanı içine çektikten sonra izmariti denize fırlattı. Arkasını döndü denize, gücünün yettiği kadar bağırdı, çığlık attı adeta ve güvercinler uçuştu sesinin şiddetinden. Ağızından çıkan kelime ise belli olmuyordu, belkide konuşan kendisi değil içinde biriken serzenişleriydi.
Kendisini denizin kızgın sularına bıraktı, ve derinlere daldı...Hayatına kendisi son vermişti, hikayesinin sonunda ise konuşan taraf o değil İstanbuldu. İstanbul şöyle diyordu:
"Bu gece bir kız boğazımda kaldı..."
Gözleri çok yorgundu, kızarmışlardı. Kaç saattir uykusuz olduğunun o bile farkında değildi aslında, yemek yemiyordu, bir şey içmiyordu. Sigara içip, güzellikleri içine çekip kederlerini sigara dumanıyla birlikte dışa vurmak istiyordu sadece, ama ne kadar üflese de hafiflemiyordu kalbindeki ağırlık. O ağırlığın ne olduğunu bir o bir de kalbi biliyorlardı, bıkkınlık, sıkıntı ve bunu değiştirememenin verdiği çaresizlik. Hepsi genç kızın kalbini liman benimsemiş, ve yorgun rıhtımlarında soluklanıyorlardı. Soluklananlar geçici ziyaretçiler olurdu oysa, fakat sıkıntısı onun ebedi misafiri olmuştu artık. Hiç bir şey ferahlatamıyordu gönlünü, doğup batan güneş, dolunay ve yıldızlar bile umrunda değildi, oysa ne güzeldir İstanbul'da günbatımını izlemek. Sonbaharın getirdiği bir hüzündür belki, içindeki huzursuzluğun sebebi dökülen yaprakların güçsüzlüğüdür diye düşünüp aldatıyordu kendini, ama o, dökülen onca renkli yapraktan daha güçsüzdü, onlar kadar renkli bile değildi. Kendisini yağmur bulutlarına benzetiyordu sadece, karanlık ve yaşlı. Sonu belirsiz biir hikayenin son cümleleri gibiydi hayatı, sona ulaşmış fakat yarım kalmıştı. Aslında şöyle bir düşündüğünde, yarım kalmaktan başka bir duygu tanımıyordu, çünkü o hep yarımdı, hep yalnızdı ve bütünleşebileceği kimsesi yoktu gözyaşları haricinde. Ama nedense onlar da akmıyordu bu gece, damlarlar bugün yerini yağmura bırakmıştı, ne de olsa onlar da genç kızın yanaklarına damlayıp göz yaşı gibi süzülüyorlardı.
Bu sefer yüzünü döndü Kız kulesine, aklına birden kız kulesinin hikayesi gelmişti, hep saçma bulmuştu zaten o hikayeyi, ama kız kulesinin geceleri saçtığı o güzelliğe diyecek bir şey bulamıyordu. Etrafını aydınlatıyordu Kız kulesi, İstanbulu bir gezegene benzetip kız kulesini de güneş ilan etmişti küçükken, henüz hayal kurmasına engel konulmamıştı o zaman, veya hayaller o kadar da ulaşılmaz değildi gözünde...
Sigara paketinde son bir dal sigarası kalmıştı, kıyıya iyice yaklaşıp sigarasını yaktı, içine dumanını çekti ve gözlerini kapattı. Sadece rüzgarı hissetmek için ve etrafındaki tüm yalanları unutmak için. Belki de bir İstanbul masalını yaşamak için, ama İstanbul onun için bir masal olamayacak kadar kirlenmişti artık. Masallar tertemiz duyguları anlatır, kahramanları vardır, güçlü, güzel ve iyi niyetlilerdir. Oysa şimdi İstanbula baktığında yedi tepesinin yedisinde de bulamamıştı bu unsurları, o zaman istanbul masalı dedikleri şey neydi? Bir hayaldi sadece, hayal dünyasında yaratılmış bir ütopyaydı, evet bir hiçti aslında. Gözlerirni açtı ve masalın sahteliğini gördü kendi gözleriyle...çok yorgundu gözleri, kızarmıştı. Artık bir daha açmak istemiyordu onları anlamsız sabahlara. İşte bu yüzden ömrü sigarası kadar sürmeliydi, son bir kez daha dumanı içine çektikten sonra izmariti denize fırlattı. Arkasını döndü denize, gücünün yettiği kadar bağırdı, çığlık attı adeta ve güvercinler uçuştu sesinin şiddetinden. Ağızından çıkan kelime ise belli olmuyordu, belkide konuşan kendisi değil içinde biriken serzenişleriydi.
Kendisini denizin kızgın sularına bıraktı, ve derinlere daldı...Hayatına kendisi son vermişti, hikayesinin sonunda ise konuşan taraf o değil İstanbuldu. İstanbul şöyle diyordu:
"Bu gece bir kız boğazımda kaldı..."
23 Temmuz 2010 Cuma
Küfleniyor kalbim
Tuzlu gözlyaşlarım aktığında hep sorardı komşumuzun çocuğu, nerden geliyor o yaşlar ve nereye akıyorlar diye...
Ne kadar safca ve doğru bir soru öyle değil mi? Peki ben nasıl anlatacaktım ona bunu, neydi doğru cevap, sahi nerden gelip nereye gidiyordu bizim gözyaşlarımız? Yanaklardan süzülüp buharlaşıp havayla bütünleşip uzaklara mı dağılıyordu damlalar, damladan oluşan nem havanın görünülmez molekülleri ile mi bütünleşiyor?.
Aslında o kadar da uzaklarıma akmıyormuş, bugün farkettim.
Kalbimde ince bir sızı hissettim, kendimi küflenmiş bir bisiklet zinciri gibi hissetmeme sebep oldu. İşe yaramaz, fakat fiziksel olarak var olan bir cisim gibi. Dokunsan kırılacak kalbim, o derece küflenmiş. O kadar göz yaşına dayanamadı tabi, demiri bile küfle saran gözyaşlarım, bir avuç et parçası olan kalbime karşı galip gelmeyi bilemeyecekler miydi? Elbette biliyorlardı ve mağlubiyeti en derinlerimde hissettim, sızım gittikçe büyüdü. Bir erozyon düşün, bazen tek bir insanın o kaygan toprağın üstüne basmasıyla tetiklenebilecek kadar yakın, belki de yarın bir yerlerde gezerken toprağın canını acıtacaksın ve kayarak sana isyanını dile getirecek. İşte tıpkı o toprağın haykırdığı isyan gibi kabul et kalbimin pasını, küfünü, kırılganlığını...
Ne dokun isterim ne de uzak dur, çünkü dokunsan kırılacak ve eğer uzakta kalırsan daha da çoğalacak küf ve kendi halimle binbir parçaya bölüneceğim. Şimdi ötenazi kararı gibi birşeysin benim için, çünkü dokunduğum an fişim çekilecek bu dünyada. Belki de bir kerede ölmek ile her gün ölmek denilen klişe durumdur ha, ne dersin? Şimdi hangisni seçmeliyim sence? Hadi buna sen karar ver, ya dokun bana kırıp yok edip kaybol ortadan, tıpkı küfüme sebep yaşlarım gibi, ya da hiç yokmuşum gibi davranıp beni sinsice ölüme terk et.
Ne yaparsan yap acıtacaksın kalbimi, karşımda durup komşu çocuğun iyice kafasını karıştırırcasına sahte gözyaşları dökme, çünkü kendi gözyaşlarımın aksine, seninkiler küfümü temizler nitelikte. Neden mi? Çünkü seninkiler sahte, tıpkı kalbin gibi, tıpkı ruhun gibi, tıpkı o iki parmak et parçası dudaklarının arasından çıkan her bir kelime gibi, sahtesin baştan aşağıya. Sanırım senin sayende komşu çocuğuna cevabı buldum, evet.
Soru: "Gözyaşı nerden gelir ve nereye gider?"
Cevap: "Gözyaşı sahte insanların kalbinden gelir, ve sahici insanların kalbine doğru akar."
Senin kalbinden gelen sahteliğe bürünmüş gözyaşlarım, benim kalbime doğru akın akın aktılar, ve sonunda inanılması güç ama, küfleniyor kalbim...
Ne kadar safca ve doğru bir soru öyle değil mi? Peki ben nasıl anlatacaktım ona bunu, neydi doğru cevap, sahi nerden gelip nereye gidiyordu bizim gözyaşlarımız? Yanaklardan süzülüp buharlaşıp havayla bütünleşip uzaklara mı dağılıyordu damlalar, damladan oluşan nem havanın görünülmez molekülleri ile mi bütünleşiyor?.
Aslında o kadar da uzaklarıma akmıyormuş, bugün farkettim.
Kalbimde ince bir sızı hissettim, kendimi küflenmiş bir bisiklet zinciri gibi hissetmeme sebep oldu. İşe yaramaz, fakat fiziksel olarak var olan bir cisim gibi. Dokunsan kırılacak kalbim, o derece küflenmiş. O kadar göz yaşına dayanamadı tabi, demiri bile küfle saran gözyaşlarım, bir avuç et parçası olan kalbime karşı galip gelmeyi bilemeyecekler miydi? Elbette biliyorlardı ve mağlubiyeti en derinlerimde hissettim, sızım gittikçe büyüdü. Bir erozyon düşün, bazen tek bir insanın o kaygan toprağın üstüne basmasıyla tetiklenebilecek kadar yakın, belki de yarın bir yerlerde gezerken toprağın canını acıtacaksın ve kayarak sana isyanını dile getirecek. İşte tıpkı o toprağın haykırdığı isyan gibi kabul et kalbimin pasını, küfünü, kırılganlığını...
Ne dokun isterim ne de uzak dur, çünkü dokunsan kırılacak ve eğer uzakta kalırsan daha da çoğalacak küf ve kendi halimle binbir parçaya bölüneceğim. Şimdi ötenazi kararı gibi birşeysin benim için, çünkü dokunduğum an fişim çekilecek bu dünyada. Belki de bir kerede ölmek ile her gün ölmek denilen klişe durumdur ha, ne dersin? Şimdi hangisni seçmeliyim sence? Hadi buna sen karar ver, ya dokun bana kırıp yok edip kaybol ortadan, tıpkı küfüme sebep yaşlarım gibi, ya da hiç yokmuşum gibi davranıp beni sinsice ölüme terk et.
Ne yaparsan yap acıtacaksın kalbimi, karşımda durup komşu çocuğun iyice kafasını karıştırırcasına sahte gözyaşları dökme, çünkü kendi gözyaşlarımın aksine, seninkiler küfümü temizler nitelikte. Neden mi? Çünkü seninkiler sahte, tıpkı kalbin gibi, tıpkı ruhun gibi, tıpkı o iki parmak et parçası dudaklarının arasından çıkan her bir kelime gibi, sahtesin baştan aşağıya. Sanırım senin sayende komşu çocuğuna cevabı buldum, evet.
Soru: "Gözyaşı nerden gelir ve nereye gider?"
Cevap: "Gözyaşı sahte insanların kalbinden gelir, ve sahici insanların kalbine doğru akar."
Senin kalbinden gelen sahteliğe bürünmüş gözyaşlarım, benim kalbime doğru akın akın aktılar, ve sonunda inanılması güç ama, küfleniyor kalbim...
20 Temmuz 2010 Salı
Kokun nefesimdi
Saçlarına dokunmak, sigaramın külüne dokunmak gibiydi. Yumuşak, narin, sımsıcak ve kırılgandı saçların, ama kar yağdığında onlara, benim üstüme çoktan yağmur yağmış olacak...
Göremeyeceğim ak saçlarını, koklayamayacağım buruşuk tenini, dokunamayacağım yüzünün yorgun kırışıklıklarına.
Hayat bizi erken ayırdı, gençlik denilen yalanın tam ortasındayken, ölüme terkedildik ve bize sorulmadı, ayıranlar ayırmak istediler ve ayırdılar, hiç düşünmeden apansız. Karşı koyamadık, çıkmadı sesimiz, boğazımızda düğümlendi sözcükler, aslında sen de biliyorsun ki bunların hepsi birer yalan.
Asıl olan korkumuz bedenen ölmekti, biz bedenen ölmek yerine, ruhen ölmeyi tercih edenlerdeniz seninle sevgilim, kör kurşunu tenimize değil ruhumuza yedik, delik deşik olduk ve şimdi o deliklerin içinde kaybettiklerimizi arıyoruz, ama nafile.
Rüzgar esti ve götürdü her şeyi, kalıcı olan sadece miras bıraktığın izler oldu. Yastığına kokun sinmişti, şu her zaman kullandığın parfümün kokusu. Başının yeri bile belli hala. Ben dokunmasam da o yastığa, temizlikçimiz dokunacak. Biliyor musun, parfüm şişeni saklamıştım senden habersiz, olurda bir gün gidersen, kokun bende kalsın diye.
Ben yine yastığa sıkacağım kokunu ve yine içime çekeceğim seni, sanki yanımdaymışsın gibi, sanki yaşıyormuşuz gibi, faniliğe inat ölmeyecekmişiz gibi.
Aşk meğer yumurtaya benzermiş, tutmasını bilemezsen düşürürmüşsün, kırılırmış. Fazla sıkı tutunca da kırılırmış...tutmasını beceremedik biz aşkımızı, başkalarına verdik taşısınlar diye.
Oysa iki kalbin arasındaki yola iki canandan başka kimse girmemeliydi, kimse yürümemeliydi taşlı yollarımızda, kimse ağlayıp ıslatmamalıydı toprağımızı. Şimdi kimin gözyaşıyla ıslandığı belli olmayan o toprak çamur oldu ve kirletti bizi, hem bizi hem de aşkımızı. Ruhum pes etmek üzere, kirlense de, elinde kalan tek ak şey hayata sallayacağı beyaz havlusuymuş, evet sevgilim ben beyaz havluyu attım ve pes ettim, çünkü sen yokken yanımda, ben ben olamıyorum. Miras bıraktığın kokunu alıp kefenime sıksınlar, vasiyetimin ilk ve son satırı bu, çünkü kokun nefesimdi...
Ölüp bulutlara karışıyorum şimdi, düğününde yağmur yağınca gözlerine yaş niyetine dökülmek için...
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Sen, bensin..
Denize baksam mavisi sensin
Güle baksam kokusu sensin
Güneşe baksam sıcağı sensin
Aya baksam, gecem sensin...
Zor zanaat seni sevmek
Belki de bitip tükenmez bir çile
Son çare, uzaklara gitmek
Hayata küsüp, sevdan ile
Bir martı konduğunda sahile
Kanatlarının beyazında seni görmek
Maviler karışırken yeşile
Zor seni, sensizliği gömmek
Çaresizliğimin mimarisi sen
Gözümden akan yaşın tuzu
Ve içimi acıtan, yine sen
Zor, elde tutmak sonsuzu...
Zor zanaat seni sevmek,
Ölmeden senin için yaşamak
Başlamadan bitmek
Ve herkesten kaçmak...
Kime baksam sensin
Kimi duysam sensin
Kime dokunsam sensin
Kimi sevsem, yine sen...
Sen bensin...
Güle baksam kokusu sensin
Güneşe baksam sıcağı sensin
Aya baksam, gecem sensin...
Zor zanaat seni sevmek
Belki de bitip tükenmez bir çile
Son çare, uzaklara gitmek
Hayata küsüp, sevdan ile
Bir martı konduğunda sahile
Kanatlarının beyazında seni görmek
Maviler karışırken yeşile
Zor seni, sensizliği gömmek
Çaresizliğimin mimarisi sen
Gözümden akan yaşın tuzu
Ve içimi acıtan, yine sen
Zor, elde tutmak sonsuzu...
Zor zanaat seni sevmek,
Ölmeden senin için yaşamak
Başlamadan bitmek
Ve herkesten kaçmak...
Kime baksam sensin
Kimi duysam sensin
Kime dokunsam sensin
Kimi sevsem, yine sen...
Sen bensin...
25 Şubat 2010 Perşembe
Beyaz piyano
Erimeye durmuş kar gibi
Şeffaf bir melodiyle
Tenime nüfuz etti
Odamdaki
Terk edilmiş beyaz piyano
Tozun karasında boğulmuş gibi
Görünmez hisleriyle
Kalbimi esir etti
Rüyamdaki
Dili mühürlenmiş beyaz piyano
Âmâ bir aşık gibi
Görmeyen gözleriyle
Yüreğimi hissetti
Masalımdaki
Tüğleri ürpermiş beyaz piyano
Öksüz bir hancı gibi
Siyah beyaz elleriyle
Hayallerimi yolcu etti
Ufkumdaki
Gücünü yitirmiş beyaz piyano
Bazen bir piyanodan çıkan ses, tüm sözlere bedeldir...
Şeffaf bir melodiyle
Tenime nüfuz etti
Odamdaki
Terk edilmiş beyaz piyano
Tozun karasında boğulmuş gibi
Görünmez hisleriyle
Kalbimi esir etti
Rüyamdaki
Dili mühürlenmiş beyaz piyano
Âmâ bir aşık gibi
Görmeyen gözleriyle
Yüreğimi hissetti
Masalımdaki
Tüğleri ürpermiş beyaz piyano
Öksüz bir hancı gibi
Siyah beyaz elleriyle
Hayallerimi yolcu etti
Ufkumdaki
Gücünü yitirmiş beyaz piyano
Bazen bir piyanodan çıkan ses, tüm sözlere bedeldir...
19 Şubat 2010 Cuma
Nazım
Mahpus olan sözleri değildi,
Kalemi hiç değildi
Ve Nazım yalnız değildi
Sadece boynu eğildi
Vatan diyerek...
Aşk kâfiydi hayat için
Umutlarını yaşatmak için
Mütemadiyyen inanmak için
Mecali yitirmemek ve
Nazım olabilmek için...
Nadide bir rıhtımdı sözleri
Kırgınlığı anlatırdı sözleri
Fersude yürekleri okşardı sözleri
Dokunarak insaniyete
Bizi biz yapardı Nazmın sözleri
Mahir bir kalemin sahibiydi
Umutlu bir düşün sahibiydi
Türk kimliği sahibiydi
Yılmayan bir tutkuyla yaşayan
Zengin gönlün sahibiydi...
O hiç bir zaman pes etmedi
Kurulan hayalleri yok etmedi
Haneleri harap etmedi
Acıtsalar da canını
Nazım ihanet etmedi!
Çünkü...çünkü o'nun adı Nazımdı...
Kalemi hiç değildi
Ve Nazım yalnız değildi
Sadece boynu eğildi
Vatan diyerek...
Aşk kâfiydi hayat için
Umutlarını yaşatmak için
Mütemadiyyen inanmak için
Mecali yitirmemek ve
Nazım olabilmek için...
Nadide bir rıhtımdı sözleri
Kırgınlığı anlatırdı sözleri
Fersude yürekleri okşardı sözleri
Dokunarak insaniyete
Bizi biz yapardı Nazmın sözleri
Mahir bir kalemin sahibiydi
Umutlu bir düşün sahibiydi
Türk kimliği sahibiydi
Yılmayan bir tutkuyla yaşayan
Zengin gönlün sahibiydi...
O hiç bir zaman pes etmedi
Kurulan hayalleri yok etmedi
Haneleri harap etmedi
Acıtsalar da canını
Nazım ihanet etmedi!
Çünkü...çünkü o'nun adı Nazımdı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)