Dumanaltı bir odada nefes almaya çalıştığımı farkettim uykudan uyanınca. Sisli bir havada kaza yapmamak için çabalar gibi, bir sağıma bir soluma baktım, fakat kimse yoktu. Sen gitmiştin, ardında içtiğin son sigaranın dumanı ve henüz sıcaklığını kaybetmemiş izmaritini bırakıp. Kendimi o saçma filmlerde gördüğümüz beceriksiz detektifler gibi izlerinin peşindeymişim gibi hissettim izmaritinin sıcak olup olmadığına bakarken, ne saçma değil mi?
Senden kalan son hatıralar bir kül tablası, bin mektuptan daha çok satır içeren sen kokan kara duman ve yalnızlığım olmuştu...
Mevsim sonbahardı dün sanki, hani rüzgarların esip yüzümüze huzur üflediği şu garip mevsim. O rüzgarda uçurtma niyetine hayallerimizi uçururduk, bir oyana savrulurlardı, bir bu yana, ama yapabildikleri şey sadece savrulmaktı. Konamıyorlardı yüzümüze, yüzümüze konabilen onca utanç gibi.
Kimisi sonbaharı renkli yapraklarıyla anlatır, her yaprağa farklı anlamlar yükleyerek. Bir gün sana sonbaharı sorduğumda, kara bulutların randevusu demiştin. Sahi öyleydi bizim gözümüzden her şey, karanlık...Ama bir güzel kelime sarfetmiştin her şeye rağmen, randevu demiştin. Demek ki tüm ayrılıklara rağmen, karanlık olsa da bazıları birleşebiliyormuş bu hayatta, biz o bazılarından çok uzaklarda nefes alma çabası içinde boğulurken. Nefes almak diyorum bizimkisine, çünkü yaşamak bambaşka bir şey, biz sadece ısısını henüz kaybetmemiş olan et parçalarıyız, öyle değil mi?
Bugün sonbahar sayfasını kapatmış bir şekilde dünya beni kış manzarası ile karşıladı balkonda, bembeyaz bir sokak...
Güneşin ışığı daha bir parlaktı, açamıyordum gözlerimi. Aydınlığa alıştığında ise gözlerim, senin ayak izlerinin karın beyazını nasıl kirlettiğini görüyordum. Bir yerden sonra kayboluyordu izlerin ve artık o izler gibi senin de yok olduğunu kabullenmenin vakti gelmişti belki de. O izler oluşmadan evvel, hani sen henüz beni terketmemişken, şarkı dinlerdik saatlerce, senin o vazgeçemediğin eski plakları... Notalar ümitlerimizi birer yük gibi taşırdı omuzlarında. Biliyor musun, onca çalan melodiye karşın sen benim dinlediğim tek şarkımdın, ama bugün görüyorum ki o şarkıyı benden önce bir başkası çalmış, çalıp götürmüş ufuklarını tanımadığım yabancı bir dünya’ya...
Terkedilmiş bir kadın olsam da, ayna’ya bakıp bir çocuğun yalancı mutluluğunu taklit ediyorum bugün. Gülümsüyorum, çünkü aklımdan sen geçiyorsun. Çok uzaklarımdasın belki, belki de hemen yan sokakta sen de beni düşünüyorsun, kim bilir? Ama filmimiz bitmeden şerit koptu, şimdi bir cızırtı eşliğinde karanlığı seyretmenin vakti geldi. Sokağı aydınlatan kar’ın beyazına inat, karanlığı seyretmenin vakti gelmişti, çünkü sen, ancak karanlıklarda bulabildiğim bir lekemsin artık. Herkese göre leke kir demektir, kötü şeyleri çağrıştırır değil mi? Ama sen benim utandığım bir lekem değilsin, hayatımda açtığım yepyeni beyaz bir sayfanın, ilk ve son lekesi, noktamsın. O sayfa’da anılar ve hayaller yer bulabilirdi, en mutlu olduğumuz anlarda hissettiklerimizden bahsedebilirdim, nasıl güldüğümüzü, nasıl sarıldığımızı ve senin beni nasıl öptüğünü anlatabilirdim bir kaç satırla. Ama sığdıramazdım bir kaç satıra, anlatamazdım tüm ayrıntılarını. O yüzden hiç denemedim bile anlatmayı, sadece beni nasıl bitirdiğini anlatmak istedim, tek bir haneyle : nokta.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder