Yağmurun ıslattığı toprağın kokusu sinmişti rüzgara, ve kıvırcık saçlarına esiyordu şiddetle. İstanbulun denizini izliyordu, bugün dalgalar yüksek ve deniz kızgındı. Hırçın bir şekilde vuruyordu dalgaları karaya ve su sıçrıyordu yorgun bacaklarına, ama hissetmiyordu bu eşsiz duyguyu. Sırtını kız kulesine çevirmiş ve kollarını açmıştı, İstanbul'a sarılacak gibiydi adeta, ama İstanbul sarılmak istemiyordu ona bu gece. Daha da derinden hissetti soğuğu ve üşüdüğünü farketti, yanında ona ceketini verecek bir beyfendi de yoktu, yalanlarıyla onu gülümsetecek bir yalancı yani.
Gözleri çok yorgundu, kızarmışlardı. Kaç saattir uykusuz olduğunun o bile farkında değildi aslında, yemek yemiyordu, bir şey içmiyordu. Sigara içip, güzellikleri içine çekip kederlerini sigara dumanıyla birlikte dışa vurmak istiyordu sadece, ama ne kadar üflese de hafiflemiyordu kalbindeki ağırlık. O ağırlığın ne olduğunu bir o bir de kalbi biliyorlardı, bıkkınlık, sıkıntı ve bunu değiştirememenin verdiği çaresizlik. Hepsi genç kızın kalbini liman benimsemiş, ve yorgun rıhtımlarında soluklanıyorlardı. Soluklananlar geçici ziyaretçiler olurdu oysa, fakat sıkıntısı onun ebedi misafiri olmuştu artık. Hiç bir şey ferahlatamıyordu gönlünü, doğup batan güneş, dolunay ve yıldızlar bile umrunda değildi, oysa ne güzeldir İstanbul'da günbatımını izlemek. Sonbaharın getirdiği bir hüzündür belki, içindeki huzursuzluğun sebebi dökülen yaprakların güçsüzlüğüdür diye düşünüp aldatıyordu kendini, ama o, dökülen onca renkli yapraktan daha güçsüzdü, onlar kadar renkli bile değildi. Kendisini yağmur bulutlarına benzetiyordu sadece, karanlık ve yaşlı. Sonu belirsiz biir hikayenin son cümleleri gibiydi hayatı, sona ulaşmış fakat yarım kalmıştı. Aslında şöyle bir düşündüğünde, yarım kalmaktan başka bir duygu tanımıyordu, çünkü o hep yarımdı, hep yalnızdı ve bütünleşebileceği kimsesi yoktu gözyaşları haricinde. Ama nedense onlar da akmıyordu bu gece, damlarlar bugün yerini yağmura bırakmıştı, ne de olsa onlar da genç kızın yanaklarına damlayıp göz yaşı gibi süzülüyorlardı.
Bu sefer yüzünü döndü Kız kulesine, aklına birden kız kulesinin hikayesi gelmişti, hep saçma bulmuştu zaten o hikayeyi, ama kız kulesinin geceleri saçtığı o güzelliğe diyecek bir şey bulamıyordu. Etrafını aydınlatıyordu Kız kulesi, İstanbulu bir gezegene benzetip kız kulesini de güneş ilan etmişti küçükken, henüz hayal kurmasına engel konulmamıştı o zaman, veya hayaller o kadar da ulaşılmaz değildi gözünde...
Sigara paketinde son bir dal sigarası kalmıştı, kıyıya iyice yaklaşıp sigarasını yaktı, içine dumanını çekti ve gözlerini kapattı. Sadece rüzgarı hissetmek için ve etrafındaki tüm yalanları unutmak için. Belki de bir İstanbul masalını yaşamak için, ama İstanbul onun için bir masal olamayacak kadar kirlenmişti artık. Masallar tertemiz duyguları anlatır, kahramanları vardır, güçlü, güzel ve iyi niyetlilerdir. Oysa şimdi İstanbula baktığında yedi tepesinin yedisinde de bulamamıştı bu unsurları, o zaman istanbul masalı dedikleri şey neydi? Bir hayaldi sadece, hayal dünyasında yaratılmış bir ütopyaydı, evet bir hiçti aslında. Gözlerirni açtı ve masalın sahteliğini gördü kendi gözleriyle...çok yorgundu gözleri, kızarmıştı. Artık bir daha açmak istemiyordu onları anlamsız sabahlara. İşte bu yüzden ömrü sigarası kadar sürmeliydi, son bir kez daha dumanı içine çektikten sonra izmariti denize fırlattı. Arkasını döndü denize, gücünün yettiği kadar bağırdı, çığlık attı adeta ve güvercinler uçuştu sesinin şiddetinden. Ağızından çıkan kelime ise belli olmuyordu, belkide konuşan kendisi değil içinde biriken serzenişleriydi.
Kendisini denizin kızgın sularına bıraktı, ve derinlere daldı...Hayatına kendisi son vermişti, hikayesinin sonunda ise konuşan taraf o değil İstanbuldu. İstanbul şöyle diyordu:
"Bu gece bir kız boğazımda kaldı..."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder